8/7/2008 - KENDİNİZE İNANMIYORSANIZ SORUNLARINIZLA BAŞA ÇIKAMAZSINIZ
Burada yazılanlardan daha fazlasına ulaşmak için www.psikolojist.net
İnsanlar gerçekten yapabileceklerine kendilerini inandırdıkları zaman sigarayı bırakabilir, kilo verebilir, stresini kontrol edebilir ve buna benzer birçok problemlerini çözebilirler.İnsanlar sık sık problemlerini çözmeyi denediklerini ama yapamadıklarını söylerler.Bu durumun asıl sebebi yapamayacaklarına inanmalarıdır.İnsanlar gerçekten değişmek için kesin bir karar vermedikleri ve gereken çabayı göstermedikleri sürece davranışlarını değiştirmeye pek yanaşmazlar.
İnsanların sorunları ile başa çıkmak için çaba harcamaları ve çabalarında ne kadar ısrarcı oldukları, böyle bir değişimi yapabileceklerine ne kadar inandıkları ile belirlenir.İnsanlar eğer yapabileceklerine inanmazlarsa sigarayı bırakamaz, kilo veremez ve korkularının üstesinden gelemezler.
Psikolojik Danışman Ahmet USTA
Kaynak: Kişilik , Jerry M.BURGER
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
14/4/2008 - SUÇLU HEP BAŞKALARI MI?
Burada yazılanlardan daha fazlasına ulaşmak için www.psikolojist.net
Toplumsal alışkanlıklarımız gereği, çocuklarımız genelde koruyucu aile yapıları içinde büyütülür. Anneler çocukları için her şeyi yapar, her hatalarını telafi eder, her başı sıkıştığında bir çözüm yolu bulur. Yeter ki çocukları ders çalışsın, başka hiçbir şeyle ilgilenerek yorulmasın. Koruyucu aile yapısı, çocuğuna herhangi bir sorumluluk yüklemeye kıyamayacaktır. Zaten ebeveynlerde çocuklarının her türlü ihtiyacı ile ilgilenerek çözüm olmayı kendilerine görev atfetmişlerdir. Çocukların görevi ya da sorumluluğu ise ders çalışmaktır. Ama onu da çocuk bütün bunlardan sonra ya sahiplenir ya da sahiplenmez. Çünkü onda da zaten anneler çocukların yerine ödevleri varsa telaşlanır, sınavları varsa kaygılanırlar. Eh çocuğa da yapacak çok fazla bir şey kalmaz. Birisi varken bir diğer kişinin daha çabalamasına gerek yoktur. Bir kişi yetiyordur da artıyordur bile. Ve böylelikle çocuklar tam olarak hiçbir sorumluluk almadan büyümüş olurlar.
Hatta sorumluluk almadıkları gibi birde yaptıkları hataların suçunu da üstlerine almamak gibi bir alışkanlıkları vardır. Bu da yine çocukluktan beri verilen bir şeydir.Üstün DÖKMEN hocamızın dediği gibi: “Çocuk küçükken masaya takılıp düşse masa dövülür: “Ah masa ah!Sen niye benim oğlumu- kızımı düşürüyorsun, niye ordasın” diye. Ve çocuk; o andan itibaren masa orada olmasa bütün bunların yaşanmayacağına, kendisinin dikkatsizliğiyle hiç ilgisi olmadığına ve yaşanan bu sıkıntının tamamın masadan kaynaklandığına inanmaya, “inandırılmaya” başlar. Hepsi masanın suçudur. Buna inanır!Acaba benim bir hatam var mı diye düşünmez.
Ve sonra çocuk büyür...Ve böylece suçu kendinde aramayan, suça sebep olan etkenleri dışarıda arayan, hep karşı tarafa yüklemeler yapan, düşünmeden hareket eden, yaptığı davranışların sonucunu görmeyen, her zaman payına düşen sorumluluktan kaçan, sanki olanlar onun problemi yada sorumluluğunda değilmiş gibi davranan kişiler çıkar ortaya.
Bu durum ergenlik dönemi ile beraber daha da netleşir ve bir problem olarak artık karşımıza çıkmaya başlar. Ergenlik döneminde ben merkezcilik ön plandadır. Ergen kendini tüm olayların merkezinde görür. Ergenlikte hep “BEN” vardır.Düşünmeden hareket eder. Zaten kafası karışık olan ergen olayların sonuçlarını önceden kestiremeyebilir. Tabii işte bu noktada nasıl yetiştirildiği de önem kazanır. Evde sürekli pohpohlanarak, el üstünde tutularak, hiçbir sorumluluk verilmeden, her istediği yapılarak büyüyen çocuk ergenlik döneminin de doğal özellikleri ile tüm dış dünyayı kendine karşıymış gibi görmeye başlar.Arkadaşları ile sürekli sorun yaşar. Öğretmenleri ile sürekli arası açıktır. Kendi hatalarını asla görmez, sürekli karşı tarafı suçlar. Kural tanımaz.Hep onun istediği yapılsın ister. Hep kendi söylediklerinin doğruluğuna inanır.
Tabii bu durumda aile de objektif olamıyorsa ve hala koruyucu aile tutumunda ise çocuklarının her söylediklerini kesinkes doğru olarak kabul eder ,oda göremez ve oda aynı aile tutumuyla yetişmiştir ve çoğu zaman kendine eleştirel bakmayı beceremez. Olayları araştırma gereği duymaz.
Çoğu zaman oluyor bunlara benzer olaylar. Çocuk evde o kadar şımartılmış her istediği yapılmıştır ki; dışarıda çok kolay hayal kırıklığına uğrar. Çünkü evde ki gibi dışarıda herkes onu mutlu etmek için çabalamaz ve hatalarını hoş görmez.Ama çocuk evde buna o kadar alışmıştır ki normalin bu olduğunu sanır, ya hayal kırıklığı ile içine kapanır yada oda karşı tarafa zıt gitmeye başlar. Herkesin kafayı ona taktığını düşünür. İnsanlar onu kıskanıyordur. Öğretmen hep onu görüyordur. Oysa o hep suçsuzdur. Ailede buna inanır. Ve okula hesap sormaya gelir. Çocuk bundan sonra kendi hatalarını görmeye başlayacağı yerde haklı olduğu fikrine daha da sarılmaya başlar: “Ben haklıyım ki annem babam hesap sormaya geldi” der. “O öğretmenin canını okuyacak” der. Ailede hiç hesapsız öğretmene hesap sorar: “Sen benim kızımdan -oğlumdan ne istiyorsun?” diye.Öğretmen neden suçlandığını bile anlamaz çoğu zaman.Ya da çocuğun sorumsuz davranışları o kadar çığırından çıkmıştır ki öğretmenin sabrını tüketmiştir. Ama çocukta ailede kendini sorgulamazlar bu olaylarda. Suçlu bir kişi vardır; öğretmen!Yada suçlanacak başka şeyler bulunur eğitim sistemi, yeni müfredat, medya vs vs...Ama suç çocukta yada ailede değildir asla(!)
Böyle davranarak çocuklarımız yerine onların problemlerini çözmüş onlara kendilerini geliştirme fırsatı vermemiş oluyoruz. Biz onların yerine problemlerini hem çözeriz ve hem de şikayet ederiz. Hiçbir problemini çözemiyor, sonuçları göremiyor diye. Fırsat vermeyiz ki çocukluktan beri.Okulda da ister arkadaşları ile ister öğretmenleri ile olsun karşılaştıkları problemde hemen okula koşarız. Onun yerine problemi halletmeye uğraşırız. Sonra da niye bu çocuk karşılaştığı problemleri çözemiyor kendi başına karar veremiyor deriz. Hepimizin her zaman mutlaka hataları vardır.Öğretmenlerinin de, öğrencilerinde, ailelerinde… Sonuç olarak birilerini suçlamak, eleştirmek çok kolaydır. Zor olan ise kendimizi eleştirebilmektir. Hatalarımızı görebilmektir. Her olayda üstümüze düşen payı kabullenebilmemizdir. İşte budur insanı olgunlaştıran. Eğer bunu yapabilirsek sağlıklı bir kişi oluruz ve çevremizle uyum içinde yaşarız. İşte budur bize çok şey kazandıran; bizi geliştiren. Çocuklarımızın da böyle olmasını istiyorsak değişime kendimizden başlamalıyız.Eğer biz olgun davranırsak onlara iyi birer model olabiliriz.
Serap KARABULUT Psikolojik Danışman
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
10/3/2008 - ALZHEIMER (DEMANS)
Burada yazılanlardan daha fazlasına ulaşmak için www.psikolojist.net
Alzheimer hastalığı, düşünce süreçlerini darmadağın edip, onlar zihinsel karmaşa ve engellenmişlik denizinde yelkensiz bırakan, düşkünleştirici ve ilerleyici unutkanlık ile karekterize bir beyin bozukluğudur. Tüm dünyada demansa yakalanmış 20 milyon kişi vardır ve sayısız akraba ve dost büyük anne-babalarını, anne-babalarını veya eşlerini bu hastalığın pençesinde kıvranırken izlemek zorunda kalır. Bugün artık hastalığın ileri biçimlerinde gündelik yaşam etkinlikleriyle bağlantılı işlevleri daha iyiye götüren ve bakım ve gözetim gereksinimini azaltan yeni tedaviler mevcuttur. Oysa hala daha Alzheimer hastalığı yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak geliştiğini düşünerek tedaviyi ihmal edenler vardır. Ayrıca, yaşlı insanların yanı sıra, ender olsa da genç ve orta yaşlı insanların da hastalığa tutulabileceği gerçeği de görmezden geliniyor. Alzheimer hastası olan kişi, sağlıklı, toplumun özerk bir bireyi olmaktan çıkıp, hastalığın ileri evrelerinde hem fiziksel hem de ruhsal açıdan tamamen başkalarına bağımlı biri haline gelmektedir. Alzheimer hastalığının tedavisi de oldukça güç ve meşakkatli olup, sadece ABD’de ki maliyeti yıllık 100 milyar dolar civarındadır. Bu kadar yüksek maliyete rağmen, kullanılan ilaçlarla ancak hastalığın seyrini yavaşlatabilmekteyiz. Ancak tedavide yeni yeni gelişmeler yaşanmaktadır. Özellikle manyetik stimülasyon tedavisinin Alzheimer tedavisinde yeni bir ufuk açacağı kesin gözüyle bakılmaktadır. Manyetik stimülasyonla beyinin belirli bölgelerine dışardan gönderilen elektromanyetik sinyallerin, gerek korteksteki hareket sistemi ile ilgili hücreleri gerekse limbik merkezlerdeki düşünce ve davranışlarla alakalı kognifif hücreler üzerine uyarıcı şok etkisi yaparak, hücre dejenerasyonunu düzeltiği, böylece hastalığın belirtilerinde ve bizatihi hastalığın kendisinde önemli düzelmeler sağladığı düşünülmektedir. REEM , dünyada ki bir çok modern tıp merkezi ile beraber Alzheimer tedavisi için manyetik stimülasyon tedavisini kullanmaya başlamıştır. REEM, Alzheimer gibi, beyin damar hastalıkları, Parkinson ve migren gibi nörolojik hastalıklarda manyetik stimülasyon tedavisini kullanan ilk ve tek merkezdir. Bu konuda merkez olarak engin bir tecrübe birikimimiz oluşmuştur. Biz diyoruz ki, Alzheimer hastası yakınınızın git gite unutkanlık girdaplarında kaybolmasına seyirci kalmayın. Hiçbir yan etkisi olmayan bu tedaviyi uygulamaktan hiçbir şey kaybetmezsiniz. Aksine hastanız ve siz çok şey kazanabilirsiniz. Unutmayınız ki, sağlığın bedeli yoktur.. (www.emg-eeg.com)
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/2/2008 - Vajinismus nedir?
Burada yazılanlardan daha fazlasına ulaşmak için www.psikolojist.net
Vajinismus (veya Vaginismus) son yıllarda artık kesin olarak tedavi edilebilmektedir... Kadında cinsel ilişkinin olduğu anatomik bölgeye "vajen (vajina)" adı verilmektedir.
Vajinismus ise; cinsel birleşme sırasında kadının vajen kaslarını (özellikle de "Pubococcygeus (PC) kaslarını") , istemsiz bir şekilde kasması sonucunda cinsel birleşmenin olmaması veya çok zor olması durumudur.
Aslında bu durum tüm dünyada kadın doğumcular ve psikiyatrlarca sıkça karşılaşılan bir sorundur.
Vajinismus hastalarında, kasılmaların sadece vajinal girişde değil, aynı anda vücudun başka bölgelerindeki kaslarda (karın, bel, sırt, bacak gibi) da görülmesi sonucunda vucutta yaygın olarak kas ağrıları görülebilmektedir .
Bu kasılmaların özelliği tamamen kadının kontrolünün dışında olmasıdır. Vajinanın girişindeki kaslar yanısıra tüm vücutta bu kasılmalar; endişe, korku ve adeta bir "panik atak benzeri bir durum" yaratır. Sonunda kadın ilişkiyi reddederek bacaklarını sıkıca kapatır ve eşini iter.
Ayrıca; Pc kasında istemsiz kasılma şeklinde kendini gösteren bu vajinal refleks -sadece cinsel ilişki esnasında değil- kadının jinekolojik muayenesi sırasında, tampon kullanımı durumunda ya da parmağın vajene sokulması gibi vajene herhangi bir girişim içeren her türlü durumda da tetiklenebilir.
Vajinusmus durumunda vajene herhangi bir şeyin girmesi mümkün değildir ve her türlü girişim çabası son derece rahatsızlık verici veya imkansızdır. (alıntıdır) (http://www.jinekolognet.com/vajinismus.asp?gclid=CPGvtY_w15ECFQxRMAod233ZZA#vajinismusnedir)
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
19/2/2008 - Boşanma ve Çocuk
Burada yazılanlardan daha fazlasına ulaşmak için www.psikolojist.net
Son 20 yıl içinde aile yapılarını incelediğimizde, hep olağan olarak kabul ettiğimiz anne-baba-çocuk(lar) yapısındaki aile sayısında gitgide bir azalma olduğunu, buna karşın karışık aile yapılarında bir artış olduğunu gözlemlemekteyiz. Bu duruma neden olan en önemli faktör ise kuşkusuz boşanma. Amerika Birleşik Devletleri’nde neredeyse evlenen her iki çiftten biri ayrılmaya karar veriyor. Bu oran Almanya’da 1/3 civarında. Türkiye, henüz boşanmaların çok sık yaşandığı bir ülke olmasa da, bundan 15 sene önce %1 olan boşanma oranı gün geçtikçe artmakta. Boşanma sonrasında, daha önce de bahsettiğimiz gibi aile yapılarında oldukça büyük bir çeşitlilik ortaya çıkıyor. Bir ebeveyn ve çocuktan oluşan birimlerden, üvey anne/baba ile oluşmuş birimlerine, anneanne- dedenin katıldığı birimlere kadar uzanan bir aile yapıları yelpazesi söz konusu.
Ayrılık ya da boşanma kararı kuşkusuz bu kararı alan eşler için çok zorlu bir süreç anlamına geliyor. Bu sürecin her zaman uyum içinde geçmediği de bilinen bir gerçek. Ancak bu karardan anne-babaları kadar hatta onlardan daha fazla etkilenen aile bireyleri çocuklar. Yapılan araştırmalar, çocukların boşanma öncesi dönemden başlayarak, boşanma süreci ve sonrasında kısa ve uzun vadede bir çok olumsuz durumla yüzyüze kalabildiklerini göstermekte. Hiç bir çocuk ilk anda anne ve babasının ayrılmasını istemez ve bu duruma ya dışa vurarak ya da sessiz kalarak bir tepki gösterir. Çocuklarda anne-baba ayrılığının yarattığı etkiler genellkle ayrılıktan sonraki ilk günlerde değil daha sonraki dönemlerde ortaya çıkar ki, bu kimi zaman seneler sonra dahi olabilir. Çocukların geriye dönüp baktıklarında olumsuz olarak hatırladıkları, anne-baba arasında haber taşıyıcısı olmak, anne ve babalarının birbirlerini suçlamalarını dinlemek, karşı cinsten biriyle samimiyeti ilerlettiklerinde nasıl doğal davranabileceklerini bilememek, ekonomik sorunlar, anne/babadan biriyle ve o taraftan olan akrabalarla bağların kopması gibi durumlardır. Tabii ki çocuk sahibi olmuş bir çift, aralarındaki sorunları gidermek için ilk çözüm olarak boşanmayı düşünmez, ancak bazı durumlarda ayrılmak çok sorunlu bir evliliği yürütmekten daha sağlıklı bir ortam sağlar. Bir boşanma durumunda çocuğun olaya göstereceği tepkilere neden olabilecek ve bu olayı çocuğun hayatında daha az travmatik hale getirebilecek önemli noktalar vardır. Hayatında bu yönde değişiklik yapmayı planlayan her anne-babanın bunlara özen göstermesi gerekir.
Şimdi bu araştırmalara daha yakından göz atalım:
-
Çocukların boşanmadan etkilenme derecelerini belirleyen faktörlerden bir tanesi çocukların mizaç yapısı. Daha atak, heyecanlı, kolay etki altında kalan, yeni durumlara kolay uyum sağlayamayan çocukların, anne-baba ayrılığı gibi ciddi uyum becerileri gerektiren bir duruma uyum sağlamakta da yaşıtlarına oranla daha büyük zorluk çektikleri görülüyor.
-
Çocuğun yaşı da çok önemli bir faktör. Anne-baba ayrılığını küçük yaşlarda yaşayan bir çocuk, bu olaya ilk anda çok büyük bir tepki gösterse de, bu durumu kabullenmesi daha kolay olabiliyor. Buna karşın okulöncesi dönemde, çocuklarda sadakat sorunları ve anne-babayı yeniden biraraya getirme çabaları gözlenebiliyor. Daha ileri yaşlarda, çocuklar kendi sosyal hayatlarını kurmaya çalışırken güvendikleri bir çatının yıkılması, onların kadın-erkek ilişkileri konusunda bocalamalarına yol açabiliyor. Gözlemleyebilecekleri bir kadın-erkek ilişki modelinin olmaması, bu çocukları kendi ilişikilerini oluştururken zorlayabiliyor.
-
Çocuğun cinsiyeti boşanmaya gösterdiği tepkide çok belirli bir rol oynamasa da, çocuğun boşanma sonrası birlikte yaşamaya devam edeceği ebeveynle kuracağı ilişki üzerinde etkili olabiliyor. Kız çocuklar, anneleriyle genellikle arkadaş gibi olurken, erkek çocuklar annelerinin yanında kendilerini evin erkeği gibi hissetme eğilimine girebiliyorlar. Bu nedenle annenin yeni biriyle birlikte olduğu durumlarda kız çocukların bu iştin pek de hoşnut olmadıkları, buna karşılık erkek çocukların bir rahatlama hissettikleri izlenebiliyor. Baba-kız ve baba-erkek çocuk ilişkileri ise çok fazla incelenmemiş olmasına karşın, babanın görevlerini yerine getirmede yeterli olduğu durumlarda fazla bir soruna da rastlanmadığını söylemek mümkün.
-
Çocukların uyumlarında bir başka önemli faktör destek sistemleri. Eğer çocuğun hayatında ilişkisinin iyi olduğu bir büyükanne-büyükbaba ya da başka yetişkinler varsa, bu kişiler anne-babanın duygusal anlamda pek verici olamadıkları ortamlarda bu boşluğu doldurabiliyorlar.
-
Anne ve babanın ekonomik durumları da bir diğer önemli konu. Çocuğun ekonomik standartlarında ani bir düşüş ya da anne ve babanın ekonomik standartları arasında ciddi bir fark olması çocuğu olumsuz bir şekilde etkileyebiliyor.
-
Ayrılıktan sonra anne ve baba arasındaki ilişki çocuğun uyumunda en önemli etkenler arasında. Çocuk anne ve babasının diyaloglarının bozulmadığını ya da en azından kendisiyle ilgili olarak konuşmaya devam ettiklerini mutlaka görmeli ve hissetmeli. Bu onun güven duygusunun zedelenmemesi açısından çok önemli.
-
Çocuğun birlikte yaşamadığı ebeveynle düzenli olarak görüşmesi de üzerinde durulması gereken bir diğer konu. Burada önemli olan faktör, görüşme sıklığı değil, görüşmelerin çocuk tarafından önceden bilinmesi ve tahmin edilebilir olması. Son anda yapılan değişiklikler, aniden yapılan planlar, tutulmayan sözler, çocuk açısından çok büyük hayal kırıklıklarına neden oluyor ve bunların telafi edilmesi mümkün olmayabiliyor.
-
Bütün bu bilgilerin ışığında ayrılığın çocuğa nasıl sunulduğu da çok önemli. Bu bilgilendirmeyi anne ve babanın birlikte yapmasında yarar var. Ayrıca, bu kişilerin karı-kocalık rollerinden vazgeçseler bile, her zaman o çocuğun anne ve babası olarak kalacaklarını ve bir işbirliği içinde olmaya devam edeceklerini akıllarında tutmalarında yarar var.
Ayrılıktan sonra anne ve babanın yeni ilişkileri ve bunların çocuğa nasıl sunulduğu da çok önemli bir konu. Anne-babasının yanında sürekli yeni birilerini görmek çocuğu kırabilir ve kendi kadınlık ve erkeklik konumuyla ilgili endişeye sürükleyebilir. Bu nedenle de hiç bir zaman terkedilmemek için ilk bulduğu kişiye ne pahasına olursa olsun aşırı bağlanabilir ya da kimseye fazla bağlanmamak için durmadan eş değiştirebilir.
Şu ana kadar çizilen tablo her ne kadar karamsar olarak görünse de, ayrılık kimi durumlarda çok sorunlu bir evlilikten daha iyi bir çözüm olabiliyor ve çocukların ruh sağlığı açısından daha uygun bir ortam yaratılmasını sağlayabiliyor. Anne ve babası ayrılmış olan çocukların yaşıtlarına göre daha çabuk olgunlaştıkları, hayatın zorlukları karşısında daha rahat pratik çözümler üretebildikleri de ayrı bir gerçek. Ayrılık sonrası durumun yukarıda belirtilen noktalar çerçevesinde olabildiğince optimal bir hale getirilmesi mümkün.
(alıntıdır)
(http://www.dbe.com.tr/psikoloji_dunyasi/default.asp?cntId=03030146)
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
elektronik ortamda psikoloji hakkında bilgilenme ve sorunlarınızı hafifletme imkanı. website: www.psikolojist.net
soru sorma bölümüm: http://www.psikolojist.net/forum/index.php/board,28.0.html
Kategoriler
Arkadaşlarım
|